 |
Sosyal
Güvenlik Destek Pirimi uygulamasına tepki
|
|
|
Mersin
Serbest
Muhasebeci
Mali
Müşavirler
Odası (SMMMO)
Başkanı
Dursun
Göktaş, 5510
sayılı
Sosyal
Sigortalar
ve Genel
Sağlık
Sigortası
Kanunu'na
tabi bir
işte çalışan
emeklilere,
2007 yılı
Ocak ayından
itibaren
uygulanacak
Sosyal
Güvenlik
Destek
Pirimi
oranının
yüzde 33.5
ile yüzde
38.5'e
çıkarılacağını,
söz konusu
uygulamanın
sosyal
devlet
ilkesiyle
bağdaşamayacağını
savundu.
Oda yönetim
kurulu
üyeleriyle
birlikte
açıklama
yapan Göktaş,
5510 sayılı
Sosyal
Sigortalar
ve Genel
Sağlık
Sigortası
Kanunu
çıkmadan
önce de
devam
edilen,
Sosyal
Güvenlik
Destek
Pirimi ödeme
uygulamasının
miktarı
düşük olduğu
için tepki
gösterilmediğini,
ancak
kanunun 2007
yılı Ocak
ayında
girecek
ilgili
maddesiyle
ortalama
400-500 YTL
emekli maaşı
alan bir
vatandaşın
tekrar
çalışmaya
başladığında
yaklaşık 200
YTL Sosyal
Güvenlik
Destek
Pirimi
ödemek
zorunda
kalacağını
öne sürdü.
Göktaş,
"Yıllarca
pirim ödeyip
emekli olan
ve
mecburiyetten
çalışmak
zorunda
kalan
milyonlarca
vatandaşımızı
sosyal
güvenliğin
açığını
kapatmak
için araç
olarak
kullanmak
sosyal
devlet
ilkesiyle
bağdaşamaz.
Ancak
mezarda
emeklilik
zihniyetinde
olanları,
emeklileri
yolunacak
kaz gibi
görmesini
yadırgamamak
gerekir. Bu
uygulamanın
kaldırılması
için tüm
meslek
odalarımızı
demokratik
haklarını
kullanmaya
davet
ediyoruz"
dedi. Medya
Yenigün
|
|
|
|
|
VERGİLEMEDE
ÇAĞDAŞ
ANLAYIŞA
GÖRE YENİ
BAŞTAN
DÜZENLEMELER YAPILMALIDIR.
Vergi,
İş,
Sosyal Güvenlik ve diğer
yükümlülükler bir yıl önceden belirlenmelidir.
Faaliyette bulunulan yılda herhangi bir değişiklik
yapılarak yatırımcıya, üreticiye, çiftçiye, Tüccara,
esnafa ve tüm vatandaşlara
ek yük getirilip yıl içinde gol atılmamalıdır. Üretim,
satış
politikalarını belirleyen işletmeler
yıl içinde gelen sürprizlerle karşılaşmayıp,
hedeflerine rahat ulaşması
sağlanmalıdır.
Yıl içinde getirilen ek yükler, ek vergiler, işletmelerce
hazırlanan tahmini bütçe rakamlarını altüst etmemelidir.
Özellikle son 5-10 yıldır vergi konusu, toplumun
gündeminde hep ilk sıralarda yer almıştır.
Anımsayacak olursak, 2003 yılı başında
kişisel
gelirlerin vergilendirilmesi ile ilgili önemli bir
düzenleme yapıldı ve 1998 yılında 4369 sayılı Kanunla
kabul edilen ancak yürürlüğe
girmesi 2003 yılı başına
sarkan, kişilerin
harcama ve tasarruflarından hareketle gelirlerine ulaşmayı
sağlayacak
hükümler, bazı gerekçelerle daha yürürlüğe
bile giremeden Gelir Vergisi Kanunu’ndan çıkarılmıştı.
Bu düzenlemenin hemen ardından, vadesi geçtiği
halde ödenmemiş
vergi borçları için çok uygun koşullarla
taksit imkanı sağlayan
ve mükelleflerin vergi idaresi ile olan ihtilaflarını
ortadan kaldırmayı amaçlayan ‘’ 4811 sayılı Vergi Barışı
Kanunu’’ yürürlüğe
girdi. Ülkemiz ne çekmişse
her türlü afdan çekmektedir. Dürüst vatandaşlar
zamanın da yasal yükümlülükleri yerine zor
şartlarda
yerine getirirken, aflarla onlarda vergiden kaçınmaya
itilmektedir.
Vergi barışı
kanunu ile hazine yönünden çok olumlu sonuçların alındığı
bu uygulamadan sadece birkaç ay sonra 4842 sayılı
Kanunla yapılan bir başka
düzenleme ile de, kurum kazançları üzerindeki vergi
yükünü önemli oranda azaltan bir kanun kabul edildi.
2003 yılının sonuna gelindiğinde,
gerçek vergi matrahlarının vergilendirilmesi amacına
yönelik olarak, çok uzun yıllardır eksikliği
hissedilen bir düzenleme yapıldı ve mali tablolar
üzerinde, belirli koşullarla
enflasyon düzeltmesi yapılmasına izin verildi. Ancak,
bir yıllık bir uygulamanın ardından düzeltme işlemine
devam edilebilmesi için aranan koşulların
gerçekleşmemiş
olması nedeniyle, uygulamaya son verildi. Enflasyon
düzeltmesi uygulaması ne işletmelere
nede devlete hiçbir fayda getirmedi. VUK 398 md.
Uygulaması ile mükellef lehine olan Maliyet artış
fonu, Yeniden değerleme
artış
fonu, stok değerlemesinde
son giren ilk çıkar gibi mükellef lehine olan vergi
avantajlarına son verildi.
Son yıllarda örneği
dünyada pek görülmeyen kanunlar çıkarılarak uygulamaya
konuldu, Vergi Yasalara karmakarışık
içinde çıkılmaz, yorum farklılıklarına yol açan
düzenlemelerle dolu olması mükellef, mali idare arasında
birçok ihtilafa neden olacağı
açıktır. Bazı Vergi kanunlarda veya çeşitli
kanunlarda yapılan yasal düzenlemeler ile 10, 20, 30
hatta 40 kanunda değişiklik
yaptığı
göz ardı edilmemelidir. Sık sık yapılan böyle değişiklerin
altından ne mali idare kalkabilir, ne muhasebe mesleğini
yapanlar, nede vergi mükellefleri?
Diğer
yandan, vergi beyannamelerinin elektronik ortamda
gönderilmesi ile ilgili alt yapı çalışmaları
tamamlandı ve vergi kanunlarının verdiği
yetkiye dayanılarak Maliye Bakanlığı
belirlediği
mükelleflerin bazı beyannamelerini elektronik ortamda
göndermelerini zorunlu kıldı. Bu uygulama giderek
yaygınlaştırılacaktır.
VUK 350 nolu tebliğ
ile B formununda
İnternet
ortamında gönderilme uygulaması başlatılması
bu uygulamaların devamını oluşturmaktadır.
Uygulamanın ilk sonuçlarına bakılırsa, idareye ve
mükelleflere büyük emek ve zaman tasarrufu sağlayacak
ve insan hatalarını asgariye indirecek bu uygulamanın
yaygınlaştırılması
çok zor olmayacaktır. Çünkü bu uygulamanın başarılı
olması Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirlerin
katkısıyla sağlanacaktır.
Vergi Barışı
uygulamasında nasıl SM ve SMMM lerin katkısı inkar
edilemeyeceği
gibi e-beyanname uygulamasında da en büyük katkı meslek
camiasından geçeği
hep göz ardı edilerek Muhasebeci ve Mali Müşavirlere
üvey evlat muamelesi yapılmaya devam edilmektedir. 3568
sayılı yasayla yetki almış
meslek camiasının desteğini
almayan uygulamaların başarıya
ulaşması
mümkün değildir.
İnşallah
bu gerçeği
Ülkeyi ve mali idareyi yönetenler en kısa sürede
anlarlar.
2005 yılı Mayıs ayı başında,
gelir idaresinin reorganizasyonu ile ilgili olarak Gelir
İdaresinin
Teşkilat
ve Görevleri Hakkında Kanun yürürlüğe
girdi.
İdare,
vergileme ile ilgili hizmetlerin çok daha etkili biçimde
sunulması amacına yönelik olarak özerk bir yapıya kavuşturuldu.
Ancak Çıkan yasada bir çok belirsizliğin
olması, kanun hükmündeki yetkilerin bakanlığa
verilmesi işi
daha da karmaşık
hale getirebileceği
göz ardı edilmemelidir.
Vergi
tabanının genişletilmesi
ve vergiye tabi gelirlerin tam olarak kavranıp
vergilendirilmesine ne kadar çok ihtiyaç olduğu,
yine Maliye Bakanlığı’nın,
çeşitli
meslek gruplarının 2004 yılına ilişkin
gelir beyanları ile ilgili açıklamalarından da artık
kolayca anlaşılabiliyor.
Bakanlığın,
her yıl olduğu
gibi bu yıl da beyan döneminin hemen ardından yaptığı
açıklamadan pek çok meslek grubunda, mükelleflerin beyan
ettikleri aylık kazançlar, asgari ücretin aylık
tutarının bile altında kaldığı
açık bir gerçektir.
Sistemin içinde bulunduğu
durumu, beyanname sonuçları kadar açık biçimde gösteren
bir başka
gösterge de, vergi gelirlerinin yapısındaki değişikliklerdir..
Bugün, vergi gelirlerinin %
30 civarında gelir, kar ve sermaye kazançları üzerinden
alınan vergilerden oluşmaktadır.
Oysa bu oran, 1990 yılında % 50 civarındaydı.
Kısaca, Gelir vergisinin vergi gelirleri tahsilatı
içindeki payı 15 yılda % 50’lerden % 30’lara gerilemiş
durumda olması üzerinde durulması gerekli önemli bir
göstergedir. Mal ve hizmetler üzerinden alınan KDV, ÖTV,
İletişim
Vergisi gibi vergilerde ise tersine önemli oranlarda
artış
olmuş
bu oran % 70’ lere varmıştır.
Dolaylı vergilerin bu derece yükselmesi vergi adaletini
yok etmiştir.
Gelir vergisi, kişiler
bakımından vergi yükünün en açık biçimde hissedildiği
bir vergi türüdür. Vergi, gönüllü olarak ve insanların
vicdanlarına göre ödeyecekleri bir para değil,
zorunlu olarak katlanmaları gereken bir yükümlülüktür.
İnsanların
vergi ödeme konusunda istekli olup olmamalarının hiçbir
önemi bulunmuyor, çünkü; kamu yönetimlerinin görevi,
gerekli düzenlemeleri yaparak ve gerekli tedbirleri
alarak, istekli olsun olmasın ülkede yaşayan
herkesten ödeme gücüne göre hesaplayacakları vergiyi son
kuruşuna
kadar almak olmalıdır. Ancak, bu yükümlülüğe
katlanmamanın maliyeti, katlanmamanın sağlayacağı
yarardan daha az olunca, kişiler
de gerçek gelirlerini beyan etmekte isteksiz
davranmaktadırlar.
Vergi tabanının genişletilmesi
ihtiyacının bugün iki önemli sonucu ile karşı
karşıyayız.
Bunların ilki, Devletin kamu hizmetleri için ihtiyaç
duyduğu
ve esasen vergilerle sağlaması
gereken kaynakların bir kısmını borçlanma ile sağlanmak
zorunda kalması, diğeri
ise sayıları çok az da olsa, vergiye tabi gelirini tam
olarak beyan eden ve bunun üzerinden vergi ödeyen kişilerin
yüklendikleri ağır
vergi yükü ve bunun sonucunda karşı
karşıya
oldukları haksız rekabetten olumsuz etkilendikleridir.
Ancak, gerekliliğinin
göstergeleri ne kadar açık ve sonuçları ne kadar ağır
olsa da ve vergi adaleti, çağdaş
bir vergilendirme sisteminin ne kadar olmazsa olmaz koşulu
sayılsa da, kabul edelim ki, bu adaleti sağlamanın
ön koşulu
olan vergi tabanının genişletilmesi
ile ilgili kararları almak çok kolay değildir.
Bunun ekonomik, sosyal ve siyasal çeşitli
sebepleri vardır. Bu sebeplerin başında
ülkemizdeki siyaset anlayışı
geliyor.
Çünkü, bu tür kararlar, genellikle mali boyutları
ile konuşuluyor
olsa da siyasi nitelikte kararlardır. Siyaset yapmak
ülkeyi yönetmek ise vergi almak da yönetme yetkisinin
iki temel ayağından
biridir. Bu yetkinin diğer
ayağında
da kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi bulunmaktadır.
Nereden ve ne miktarda vergi alınacağı
parlamentolarda alınan siyasi nitelikli kararlarla
belirlenmektedir.
Demokrasinin bir gereği
olarak da parlamentolarda çoğunluğu
elinde bulunduran siyasi grup bu konuda kural belirleme
yetkisine sahip olmaktadır. Kuralı belirleme yetkisine
sahip olan siyasi partiler de, kendileri açısından çok
rasyonel olarak, belirledikleri bu kuralların siyasi
sonuçlarına daha açık bir ifade ile iktidarlarının
devamı konusunda yaratacağı
etkileri hesaba katmak durumunda kalmaktadırlar. Çünkü,
kamu kaynaklarının temini ve kullanımı ile ilgili bir
bilim dalı olan Maliye Bilimi, ülkede yaşayan
herkesin ödeme gücüne göre vergi ödeyerek kamu
hizmetlerinin finansmanına katılmasını ve
parlamentoların ve kamu yönetimlerinin de bunu mümkün
kılacak düzenlemeleri yapmalarını zorunlu kılmaktadır.
Ancak, bu düzenlemeler, yukarıda da belirttiğimiz
gibi siyasi nitelikli kararlar olmaları dolayısıyla
sadece mali ve ekonomik değil
aynı zamanda siyasal sonuçlar da doğurmaktadır.
Bu nedenle, düzenleme yapmaya yetkili olan siyasal
iktidarlar da, her zaman, atacakları adımların siyasi
sonuçlarını göz önüne alıyorlar. Bu özellikleri
sebebiyle, vergilemeyi, maliye ve siyaset bilimlerinin
kurallarının çatıştığı
bir alan olarak görmek herhalde yanlış
olmaz.
Kamu hizmetlerini yerine getirmek amacıyla vergi
almak bir yönetim için ne kadar gerekli ise, o yönetimin
iktidarını sürdürmesinde de o kadar olumsuz etkiler
yaratıyor. Bu sebeple de, Hükümetlerin en zor verdikleri
kararlardan biri vergileme ile ilgili kararlar
olmaktadır. Vergi tabanının genişletilmesi,
en basit ifadesi ile, o güne kadar gelirini beyan
etmeyerek vergi ödemeyen veya noksan beyan ederek
ödemesi gerektiği
kadar ödemeyen insanların vergilerini tam olarak
ödemeye başlamaları
anlamına gelmektedir. Gayrimenkul alım-satım işlemlerinin
gerçek tutarlar üzerinden beyan edilip
vergilendirilmesi, kayıt dışı
istihdamın önlenmesi, neredeyse birkaç günlük gelirin
vergi beyannamesi ile yıllık gelir olarak beyan
edilmesinin önlenmesi anlamına gelmektedir. Böyle bir
durum da , mal varlıklarından eskisine göre daha fazla
bir pay ödemek zorunda bıraktığı
için, aynı zamanda birer seçmen olan vergi
mükelleflerinin yönetimden hoşnutsuzluğuna
sebep olmakta, seçmenlerin yönetimden hoşnutsuz
olmasının anlamı ve sonucu da malumdur.
İşte
o sonuç çoğu
zaman göze alınamadığı
için de vergileme ile ilgili radikal kararlar hiçte
kolay alınamamaktadır.
Bir yandan, ülke yönetmenin dayanılmaz cazibesi ve
bunun olabildiğince
uzun süre devam ettirilmesi arzusu diğer
yandan da daha fazla vergi almanın, vergi tabanını genişletmenin,
iktidarın devamını sağlayacak
seçmen kitleleri üzerindeki olumsuz etkileri,
hükümetleri zor bir tercihle karşı
karşıya
bırakıyor. Ülkemizde ‘’ iktidar olmak ‘’ demek, en basit
ifadesi ile, ülkenin Ulusal gelirinin üçte biri kadar
büyük bir kaynağa
hükmedebilme yetkisine sahip olmak anlamına geliyor. Bu
yetki ülkeyi yöneten kadroların önemli bir güç kaynağını
oluşturmaktadır.
Bu sebeple, gücü elden bırakmak istememenin ve gücün
devamını olumsuz etkileyecek tavır ve düzenlemelerden
kaçınmanın, iktidarda bulunanlar açısından rasyonel bir
tavır olduğunu
da kabul ettiğimiz
sürece bu sistem bozuk ve adaletsiz devam edecek
demektir.
Ulu Önder Atatürk’ün bir anısını
anlatalım.
ATATÜRK, sık sık ülkeyi dolaşan
bir liderdi. Çiftçi ile konuşur,
işçi,
köylü, sanatkár, esnaf kısaca halk ile konuşur,
onların sorunlarını dinler, Meclis e getirir,
milletvekillerinden bakanlardan bazen hesap sorar, bazen
de çözüm arayışına
girmelerini isterdi.
İşte
böyle yurt gezilerinden birinde, tarlasında çift süren
bir çiftçi ile karşılaşır.
- Kolay
gele, bereketli ola ağa...
- Allah razı
olsun Bey...
- Hayrola Ağa,
öküzün tekine ne oldu?
- Devlete
vergi borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz
kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- Sağlık
olsun ağa...
diyerek, konuşmasını
kısa keser.
Çiftçinin adının Halil Ağa
olduğunu
öğrenen
Atatürk ün yanında; İçişleri
Bakanı Şükrü
Kaya ve Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, emir
subayı Rusuhi Bey, daha birkaç yakını vardır. Bir yandan
yürüyen, bir yandan da düşünen
Atatürk, Salih Bozok u yanına çağırır;
-
Salih, yarın sabah git Halil Ağa’yı
bul, bana getir. Benim kim olduğumu
sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor
de...
Ertesi
gün; Salih Bozok, Halil Ağa
yı bulur ve Atatürk ün yanına getirir. Halil Ağa
yı gören Atatürk, ayağa
kalkarak; Buyur Halil Ağa
deyip bir sandalye gösterir. Salonda bulunan ve
olanlardan habersiz bir vaziyette konuşmaları
izleyen zamanın Başbakanı
İsmet
İnönü
nün de yanında, Atatürk, Halil Ağa
ya dönerek; Halil Ağa,
anlat şu
vergi işini
bir daha der.
Halil Ağa,
vergi borcunu, icrayla satılan öküzünü tekrar anlatır.
Atatürk kaşlarını
çatarak İsmet
Paşa
ve Şükrü
Kaya ya dönerek;
-
Arkadaşlar,
biz
İstiklal
Savaşını
Halil Ağa’
nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu
memlekette adaleti, vatandaşı
böyle mi koruyacağız?
Gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü
öküzü elinden alınmaz.
Bu konuşma
üzerine, olayı fark eden Halil Ağa,
Atatürk e dönerek;
- Sen
Atatürk Paşamsın
galiba, ne olur beni bağışla
kusur ettim,
diye
yalvaracak olur. Atatürk, bir yandan tebessüm eder bir
yandan da Halil Ağa’
nın sırtını okşayarak;
- Sana güle güle Halil Ağa,
sen bizim gözümüzü açtın... der ve Halil Ağa’yı
ayakta uğurlar.
Atatürk’ ün bu yaklaşımı,
vergi borcu olup da zor durumda bulunan dürüst
mükellefler açısından size bir mesaj veriyor mu?
ATATÜRK, savaş
döneminde bile ekonominin önemli olduğunu
vurgulayarak, ekonominin durmaması gerektiğine
değiniyor
ve ekonomi varsa insan vardır, devlete de gelir vardır
diyordu.
Yabancı
sermayeyi, ekonomi politikamıza uygun olduğu
sürece desteklemenin gerektiğini
belirten Atatürk, yabancı işadamlarının
işyerlerinin
kapatılıp, ticaretlerine son verilmesine de karşı
çıkıyor, bunun yerine, hem devlete gelir sağlamak
hem de ekonominin sürekliliği
için, gümrük resmini üç katına çıkarmanın daha anlamlı
olacağını
belirtiyordu.
Atatürk’ ün 17 Şubat
1923 te, İzmir
de İktisat
Kongresinde ekonomiye, birinci derece önem vermek
zorundayız. Kılıçla zafer kazananlar, sapanla zafer
kazananlara mağlup
olmaya ve sonuçta yerlerine onlara vermeye mecburdur.
Ekonomi her şey
demektir...
İnsan
varlığı
için ne gerekliyse, onların hepsi demektir. Ziraat
demektir, ticaret demektir, çalışma
demektir...
sözleriyle
ekonominin önemini net olarak ortaya koyduğunu
fark ediyoruz.
İşte,
başta,
yukarıda özetlediğimiz
kaygılar olmak üzere çeşitli
sebeplerle ülkemizde bugüne kadar kurulamayan adil,
etkin ve verimli bir vergilendirme sisteminin bundan
sonra kurulabilmesi en büyük dileğimizdir..
Belirtmeliyiz ki aynı tehlike varlığını
bugün de sürdürüyor. Yani, gelirini tam olarak beyan
eden ve bunun üzerinden ödemesi gereken vergiyi ödeyen
ve katlanmak zorunda olduğu
ağır
vergi yükü nedeniyle mevcut durumdan
şikayet
eden sadece bir avuç insan var. Oysa, mevcut durumdan
yararlanan insan sayısı, diğerleri
ile karşılaştırılmayacak
kadar fazla. Dolayısıyla sayıca fazla olanlar aleyhine
yapılacak bir düzenlemenin siyasi sonuçları, geçmişte
olduğu
gibi bugün de siyasi yönetim için belki rasyonel
olmayacaktır.
Ancak, artık, siyasi sonuçlarına bakılmaksızın
verginin tabana yayılması ve fakat böyle bir düzenleme
ile eş
zamanlı olarak vergi oranlarının katlanılabilir ve makul
düzeylere çekilmesi gerekiyor.
Çağdaş
bir vergilendirme sistemi yaratmanın da yatırımları ve
istihdamı teşvik
etmenin de yegane yolu bu. Böyle bir düzenleme, eğer
yapılabilirse, herhalde son 20-30 yılda, vergileme
alanında gerçekleştirilen
devrim niteliğinde
bir düzenleme olacak. Hükümetlerin, vergisini tam olarak
ödeyenlere yıllardır gecikmiş
bir borcunun ödenmesi olarak ta kabul edilebilecek böyle
bir düzenleme, aynı zamanda Anayasamızda ifade edilen ve
vergilerin meşruluğunu
sağlayan
koşulların
gerçekleştirilmesini
de sağlayacaktır.
Dursun GÖKTAŞ
Mersin Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler
Odası Başkanı
|